Skip to main content

İki ayrı araştırmaya dayanan Türkiye’nin Yaratıcılık Raporu’nun ilk sonuçları Brand Week Istanbul sahnesinde paylaşıldı.

MediaCat Genel Yayın Yönetmeni Pelin Özkan, Türkiye’nin Yaratıcılık Raporu’nun ilk sonuçlarını Brand Week Istanbul sahnesinde paylaştı. MediaCat, Veri Enstitüsü ve BAREM iş birliğiyle yürütülen ve Türkiye’yi temsil eden iki araştırma, gündelik yaratıcılığı bol bir toplumun bu yaratıcılığı kendine yakıştırmakta, desteklemekte ve iş yerinde karara dönüştürmekte zorlandığını ortaya koyuyor.

Raporun ilk ayağı, Veri Enstitüsü’nün Türkiye genelinde bin 200 kişiyle gerçekleştirdiği MediaCat Türkiye’nin Yaratıcılıkla İlişkisi araştırması. Bu çalışma, toplumun yaratıcılık algısını ve yaratıcılıkla kurduğu ilişkiyi ölçüyor. İkinci ayak ise BAREM’in 799 çalışanla yaptığı Türkiye’nin Kurumlarında Yaratıcı İklim araştırması. Lansmanı Brand Week Istanbul’da yapılan raporun ana tezi şu: Türkiye’de gündelik yaratıcılık bol, ancak bu fikirler yeterince desteklenmiyor, görünür kılınmıyor ve tolere edilmiyor.

Rapordan öne çıkan bazı içgörüler şöyle:

Türkiye kendi yaratıcılığının farkında değil

Türkiye’de yaratıcılık denince toplumun aklına ilk gelen tanım “daha önce kimsenin yapmadığı bir şey” (yüzde 27). Bunu sanat (yüzde 20) ve kimsenin düşünmediği bir çözüm (yüzde 18) izliyor.

Katılımcıların yarısı yaratıcılığın doğuştan geldiğine inanırken sonradan öğrenilebileceğini düşünenlerin oranı yüzde 10’da kalıyor. Meslek sıralaması da bu algıyı yansıtıyor: Listenin zirvesinde yüzde 81 ile sanatçı, yüzde 76 ile yazılımcı ve yüzde 75 ile reklamcı yer alıyor. Öğretmen yüzde 53, tornacı yüzde 48, küçük esnaf yüzde 34 ve devlet memuru yüzde 18 ile listenin alt yarısında.

Asıl kopukluk, söylenenle yapılan arasında. Kendini yaratıcı bulanların oranı yüzde 41. Oysa son bir yılda bozulan bir şeyi kendisi onaran ya da bir işi öğretilenden farklı yapanların oranı yüzde 88, eksik bir malzemenin yerine başka bir şey koyup işi bitirenlerin oranı yüzde 85, kendi eliyle bir şey üretenlerin oranı ise yüzde 80. Katılımcıların yüzde 99’u bu davranışlardan en az birini yapmış. Her davranışın yaratıcılık sayılıp sayılamayacağının tartışmaya açık olduğunu not eden Özkan, iki sayı arasındaki mesafeyi şöyle yorumladı: Türkiye yaratıcılığı bir eylem olarak değil, belli insanlara ayrılmış bir kimlik olarak görüyor ve bu yüzden kendi becerisini fark etmiyor.

Meraklıyız ama garanticiyiz

Risk alıp kaybeden birine ailesinde “ben sana dememiş miydim” dendiğini söyleyenlerin oranı yüzde 60. Güvenli işini bırakıp belirsiz bir yola girenin desteklendiğini söyleyenler ise yalnızca yüzde 28. Bu iklimde katılımcıların yüzde 68’i garanti olanı tercih ederken yüzde 64’ü alışık olmadığı şeyleri merak ettiğini söylüyor.

Özkan bu tabloya bir cesaret çağrısıyla yanıt vermedi. Kurallar değişmeden kimsenin cesur olmayacağını, değişmesi gerekenin başarısızlığın ve başarının hesabının nasıl tutulduğu olduğunu söyledi: yalnızca varılan yeri değil, yolda bulunanı da sayan bir hesap.

Ekonomi yaratıcılıkta hem bir yakıt hem de fren

Topluma yaratıcılığın kaynağı sorulduğunda ilk sırada yüzde 43 ile kriz anında çözüm üretmek yer alıyor. Yaratıcılığın önündeki en büyük engel sorulduğunda ilk cevap da yine yüzde 43 ile ekonomik kaygılar. İlk üç ilham kaynağı olan kriz anında çözüm, kısıtlı imkânla iş çıkarmak ve doğaçlamanın üçü de bir sorun çıktığında devreye giriyor. Özkan bunu duvardaki yangın söndürücüye benzetti: Cam yalnızca yangın çıkınca kırılıyor. Kriz yaratıcılığı hızlı ve dayanıklı, ama birikmiyor; her krizde sıfırdan başlanıyor.

Zanaat birikimi (yüzde 20) ve hikâye anlatma geleneği (yüzde yedi) ise toplumun ilham kaynakları listesinin en alt sıralarında. Pelin Özkan’a göre bu, Türkiye’nin kaynak, emek ve zaman gerektiren bu tür yaratıcılık yakıtlarında geride kaldığı anlamına geliyor. Oysa asıl büyüme ve değer yaratımı da bu alanlarda gerçekleşiyor.

Cesareti başkalarında olduğunda seviyoruz

Araştırmada katılımcılardan aynı sıfat listesiyle önce kendilerini, ardından Türkiye’deki yaratıcı insanı tanımlamaları istendi. İki tanımın çekirdeği ortak: “çözüm bulan” ve “meraklı”.

Ayrışma ise iki uçta toplanıyor. Yaratıcı insanı “risk alan” olarak tanımlayanlar yüzde 37 iken kendini böyle tanımlayanlar yüzde 14. “Hayalperest” sıfatında bu oranlar yüzde 25 ve yüzde dokuz. Katılımcıların kendileri için en çok seçtiği kelime ise “gerçekçi” (yüzde 43; yaratıcı insan için yüzde 18).

Üstelik aynı kişilerin yüzde 56’sı, sonucu belirsiz olsa da yeni şeyler denediğini söylüyor. Yani risk alınıyor ama sahiplenilmiyor. Yaratıcı insana yüzde 20 oranında “fırsatçı”, yüzde 13 oranında “taklit eden” denmesi de hayranlığın yanındaki şüpheyi gösteriyor.

Mesafe, iş eve yaklaştıkça netleşiyor. Yaratıcı bir işte çalışmayı saygın bulanların oranı yüzde 54. Çocuğu ressam, müzisyen ya da yazar olmak isterse “bu yoldan vazgeçsin” diyenler yalnızca yüzde üç, ancak yüzde 55 “önce düzenli gelir getiren bir işi olsun, bunu yanında sürdürsün” diyor. Aynı temkin girişimcilikte de görülüyor: Neredeyse her iki kişiden biri kendi işini kurmayı düşünmüş ama adım atmamış, işini kurup hâlâ sürdürenlerin oranı ise yüzde altı. Bir başka deyişle risk almayı ve cesareti başkalarına yakıştırıyoruz.

Sorumluluk öğretiyoruz, hayal kurmayı erteliyoruz

Ebeveynlerin çocuklarında en çok görmek istediği nitelik yüzde 82 ile iyi terbiye ve görgü, ardından sorumluluk geliyor. Hayal gücü yüzde 25 ile sondan ikinci, bağımsızlık ise yüzde 11 ile sonuncu.

Buna karşın 18-29 yaş grubunun yüzde 27’si kendini hayalperest olarak tanımlıyor, 50 yaş üstünde bu oran yüzde ikiye iniyor. Kendini risk alan biri olarak görenler gençlerde yüzde 25, 50 yaş üstünde yüzde altı.

Gençlerin ülkeye bakışı ise farklı bir tablo çiziyor. Türkiye’de yaratıcılığı en çok besleyen şey olarak kriz anında çözümü seçenler gençlerde yüzde 61, 30-49 yaş grubunda yüzde 35. Gençlerin üçte biri kuralları esnetmeyi işaret ediyor. Son bir yılda işini yürütmek için birkaç kez ya da daha sık kural esnettiğini söyleyenler gençlerde yüzde 57, 50 yaş üstünde yüzde 34.

Özkan bu durumu şöyle yorumladı: “Hayal kuran bir kuşak var. Ama gençlerin hayal gücünü yalnızca zorluklarla baş etme becerisine dönüştürüyoruz ve ne yazık ki geleceğin imkânlarını da sınırlamış oluyoruz.”

Kadın evde de iş yerinde de daha yaratıcı bulunuyor ama…

Araştırmada katılımcıların yarısına evi ve aile bütçesini yöneten bir kadının, diğer yarısına ise aynı rolü üstlenen bir erkeğin yaratıcılığı soruldu. Kadını yaratıcı bulanlar yüzde 63, erkeği yaratıcı bulanlar yüzde 50. Aynı rol için ortaya çıkan 13 puanlık bu fark, evi yöneten kadını yaratıcılık sıralamasında reklamcının hemen arkasına, öğretmenin önüne yerleştiriyor. İş hayatındaki beklenti de kadınlarda daha yüksek. Çalışan kadınların yarısı işinde yaratıcı olmasının beklendiğini söylerken erkeklerde bu oran üçte bir. “Çok bekleniyor” diyen kadınların oranı ise erkeklerin iki katı.

BAREM verisi, bu beklentiye iş yerinde aynı ölçüde alan açılmadığını gösteriyor. Ortalamada kadınlar ve erkekler iş yerlerini benzer şekilde değerlendiriyor. Ekibindeki çoğu kişinin işini zorunluluktan değil içten gelerek yaptığını söyleyenler kadınlarda yüzde 49, erkeklerde yüzde 31. Fark, yeni bir şeyin denendiği yerde açılıyor. “Kimsenin daha önce denemediği yollar burada ciddiye alınır” diyenler erkeklerde yüzde 54, kadınlarda yüzde 37. Planlanmamış bir fikri denemek için zaman bulabildiğini söyleyenler erkeklerde yüzde 71, kadınlarda yüzde 57. Sonucu belirsiz bir fikrin denenmesine izin verilip verilmediği sorusunda ise kadınların beşte biri, erkeklerin onda biri kararsız kalıyor. Özkan bu veriyi şöyle yorumladı: “Kadınlardan yaratıcılık bekliyoruz ama bu yaratıcılığın ortaya çıkması için gerekli koşulları aynı ölçüde sunmuyoruz.”

Yaratıcılık için dört kelime: Pratik, zekâ, yok, cesaret

Katılımcılardan Türkiye’nin yaratıcılığını tek kelimeyle anlatmaları istendiğinde en sık seçilen kelime “pratik” oldu. Onu “zekâ”, “yok” ve “cesaret” izledi. Katılımcıların yüzde 28’i öven, yüzde 21’i yeren bir kelime kullandı.

Özkan “pratik” kelimesini hem bir övgü hem de bir sınır olarak okudu: “‘Pratik’ sözcüğü işe yarayanı, hızlı ve yeterli olanı anlatıyor ancak sıra dışı olanı anlatmıyor.”

Dünyayla kıyaslandığında Türkiye’de özgüven düşük görünüyor. Katılımcıların yüzde 47’si Türkiye’yi dünyadan daha az yaratıcı bulurken yüzde 43’ü Türkiye’den çıkan bir işin dünyada beğenilmesine şaşıracağını söylüyor. Türkiye’nin yaratıcılığının dünyayla “aşağı yukarı aynı” olduğunu düşünenler ise yüzde 14. Özkan, bu mesafenin aslında dünyayla değil, kendimizle aramızda olduğunu vurguladı.

Türkiye’de her 10 kişiden altısı farklı düşünen birinin bunun bedelini ödediğine inanıyor. Yüzde 47 ise yaratıcılığını tam kullanmak isteyen birinin yurtdışına gitmesi gerektiğini düşünüyor.

Pelin Özkan, sunumunda Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçtuğu rivayet edilen Hezarfen Ahmed Çelebi’nin hikâyesini de az bilinen bir yönüyle paylaştı. Dönemin padişahı IV. Murat da uçuşu izler ve Çelebi’yi bir kese altınla mükâfatlandırır. Ancak hemen ardından şöyle der: “Bu adam korkulacak bir adamdır. Her ne murad etse elinden gelir. Böyle kimselerin burada kalması uygun değildir.” Hezarfen, Cezayir’e sürgüne gönderilir ve sürgünde ölür.

Hezarfen, rüzgâra karşı uçtuğunda rüzgârın kendisini kaldırdığını keşfetmişti. Bugünün kriz iklimini de bir rüzgâra benzeten Özkan, sözlerini “Türkiye sert rüzgârda havalanmayı zaten biliyor” diyerek bitirdi. Salondaki karar vericilere bıraktığı soru da buradan doğuyordu: “Rüzgâra karşı havalananlar yine yalnızlığa mı mahkûm edilecek, yoksa onlara inebilecekleri güvenli pistler mi inşa edilecek?”