PLUS

DigitalAge | 06.03.2020 - 14:55

Fark yaraları ve ‘kadın’lar

Ad Hoc, Mart sayısıyla raflarda.

Kültür, teknoloji, insan ve ekonomi dörtlüsünde hayat bulan yerel ve küresel gelişmeleri, eleştirel ve çoksesli bir bakış açısıyla mercek altına alan Ad Hoc’un bu ayki teması ise ”kadın”. Toplumsal cinsiyet rollerinin yol açtığı fark yaralarını ve yara alan kadınları ele alan Ad Hoc, kadın-erkek dualizminin geçmişine ve bugünün değişimlere odaklanarak, kalıplaşmış düşüncelere meydan okuyanların özgürlük mücadelesini mercek altına alıyor.

Kadınlar her yerde!

Tarih, ekonomi, siyaset, kültür, sanat… Şimdi de teknoloji… Hepsinin açtığı bir fark yarası oldu kadında. Hatta öyle ki, kadının kimliğini bu fark, bu yara oluşturdu neredeyse. Hâlbuki anonim kalabilir; adını, tabi olduğu anatomi, cins ya da değerler sisteminden bağımsız bir şekilde edinebilirdi.  Bugün iklim krizinden sokak mücadelesine, yapay zekâ teknolojilerinden kadını en fazla sahiplenen, hatta yaralayan aile kurumunun yapısal çözülüşüne kadar pek çok farklı şekilde hissettiriyor kendini bu dualitenin olumsuz etkileri.

Bizler de cinsiyetin ikili spektrumun çok daha ötesinde tartışıldığı bugüne, toplumsal cinsiyet rollerinin geçmişine ve eşitlik yolundaki mücadeleye odaklanarak yeni gelişmeleri aktarmak ve yaraları elimizden geldiğince sarmak istedik.

Cevap aradığımız sorular

Dünya, karşısında çaresiz kalınan türden bir bulaşıcı hastalıkla uzun zamandır karşılaşmadı, Koronavirüs’e kadar… Peki, tehlikenin ne kadar farkındayız? Ipsos, “koronavirüs” salgıyla ilgili olarak araştırma yaptığı sekiz ülkenin kamuoyu görüşünü özetledi. Sonuçlar virüsün tam olarak kontrol altına alınmadığına dair yaygın bir inancın olduğunu işaret ediyor; araştırmanın detaylarını ise Sidar Gedik yorumluyor.

Kitle iletişim araçlarına ve pazarlamanın dinamiklerine odaklandığımızda değişmez sandığımız pek çok kalıplaşmış düşüncenin yerinde yeller esiyor. İnsanüstü yeteneklere sahip süper kahramanların bile bugün eleştirilebiliyor olması gibi… Öyleyse bir soruya daha cevap aramak gerek: Süper kahramanlar, sinematik mi yoksa sistematik mi?

Kadına yönelik şiddetin arkeolojisini, büründüğü formları ve meylettiği durakları avukat Hülya Gülbahar’la konuştuk. Türkiye’de kadın cinayetlerinin yeterince soruşturulmadığını, kayıtlara “intihar, kaza, zehirlenme, kayıp” olarak geçen pek çok vakanın kadın cinayetlerini gizleyen bir örtü olduğunu kadınların tecrübeleriyle öğrendiklerini söylüyor. Peki, Türkiye’deki kadın hareketi bugün nasıl şekilleniyor?

Teknoloji etkisi

Reuters Gazetecilik Enstitüsü’nün ”Gazetecilik, Medya, Teknoloji Trendleri ve 2020 Beklentileri” raporuna göre 2020 yılı, podcast başta olmak üzere ses temelli ürünlerin (audio) altın yılı olacak. 2020 trendlerinin habercilik sektörünü nasıl etkileyeceğini gazeteci Şenay Yıldız’dan dinledik.

İnsan biyolojisinin, psikolojisinin ya da tamamen insani yaratımını değil, insanı konu alan tüm disiplinlerin teknolojinin hızına yetişemediği bir zamanda yaşadığımız aşikâr. Ancak fikir ve teknolojinin ardındaki başarılı inovasyonların açık ve serbest piyasa toplumlarında ortaya çıkması da tesadüf değil. Peki, sosyal ve teknolojik evrimi demokrasiyi güçlendirmek, adaleti sağlamak için kullanabilir miyiz?

Yapay zekâ temelli teknolojilerin kusurları hakkında her geçen gün yeni bir haber okuyoruz. Kısa zamanda nefret söylemini benimseyen sohbotlar, azınlıklar aleyhine işleyen yüz tanıma teknolojileri ve daha nicesi… Bu bağlamda feminist verinin mümkün olup olmadığını da akıllarda bir soru işareti yaratıyor. Kadın, makine ve teknoloji ilişkisini yeniden düşündüğümüzde geleceğe daha umutla bakabilecek miyiz?

Görünen, görünmeyen ve daha nicesi…

Hızlı tüketimle birlikte dilleri, edebiyatı, kültürü yok etmenin eşiğindeyiz. Bu yüzden sembollere ve sembollerin tarihine olduğu gibi gördüklerimize ve onların ardında kalan anlamların görünmezliğine odaklanmalıyız. 2020 TDU sloganı “Be safe been seen” (Görünür ol, güvende ol) idi. Görünür olma telaşına da bu denli çaba harcamalı insanlığın yeni hallerinde hakikatin ve gizin kadim dilini unutmamalıyız.

Tüm bu zıtlıklarla, varlık ve yoklukla, masal ve gerçekle kim olduğumuzu sorgulayarak görünenleri, görünmeyenleri ve gölgeleri tartıştığımız bu sayıda tüketmeden üretmeyi, tuhaflığı kucaklayan ve dilediğince yeniden üreten Camp kavramını, “güçlenmiş ve coşkulu” bir grubun manifestosu olan yalnızlığın ekonomisini yeniden ele aldık.