PLUS

DigitalAge | 07.07.2020 - 13:01

Yaratıcı yıkım: İmhadan sonra inşaya giriş

Ad Hoc, Temmuz sayısında imhayı ve inşayı ele alıyor.

Eski olandan vazgeçmeden yeniye yer açılmıyor bazen. Bizler de yeni olanın eskinin değerini anlatacağına, yıkıma ve umuda olduğu gibi imhaya ve inşaya odaklanıyoruz bu ay. Yaşanılan krizlerin ardından yaraların sarılacağına olan inancımız iyileşmeye başladığımızın resmi belki de. Sıradan bir umudu değil, yerinde ve gerçekçi bir umudu yeniden yaşatmaya, normallere, yıkıma ve yıkımdan sonra gelen yaratıcılığa uzanıyoruz. Doğaya, yaşama ve insana dair tüm sorgularımız. Ve insanın en mücadeleci olduğu zamanlara aynı zamanda…

İmha, inşa ya da her ikisi!

Yakıp yıkmadan da bir bina dikebilir, yeni bir düşünüşe fırsat sunabiliriz. Hatta gerekliyse tüm dünya düzenini en başından, yeniden tartışabiliriz. İnsanlığın yüzyıllardır yapmayı düşünerek eyleme geçememesi gibi yine yalnızca tartışıp geç de kalabiliriz. Tercih tamamen bizim.

Bazen yalnızca güzel olanı inşa etmek yerine kusurları güzel görmeye başlayabiliriz. Bir ideolojiyi yok etmek yerine içine yenisini ekleyebilir, her birini birbiriyle harmanlayabiliriz. Zira imha olur da bir gün inşa aracına dönüşürse insan da üzerinde bulunduğu toprağın mücadelesini vermeye başlar. O zaman toprak, yerleştiğimiz yer olur. Toprak, beslendiğimiz yer olur. Gün gelir güç olur, savaş olur. Tıpkı tarihte olduğu gibi…

Bu ayın AdHoc temasında da bu yoldan giderek insanın imha ve inşa aracı olan toprağın, yaratıcı yıkımın, bütünsel inşanın, ruh-beden-zihin üçlüsünün kapılarını araladık. Şüphesiz her savaş, her anlamda yıkıcı bir eylem. Ama bizler iddialıysak, geçmişe veda edecek ve “yaratıcı yıkım” kavramını belki de ilk kez tam anlamıyla uygulayacağız. Yaşama dair pek çok şeyi yeniden sorgulayarak tasarım ve refahı aynı formülde buluşturan modeller inşa etmeye çalışacağız.

Geçmişin zenginliği, bugünün yoksulluğu

Pelin Özkan ‘analog’ bölümünde bu ay;  mekânlara, orada yaşanmış olaylara ve geçmişle bugün arasındaki bağlara ait bir sorgu başlatıyor. Haliç ve çevresine götürüyor bizleri.

Eskiden ticari bir liman olan Haliç ve çevresi hem Roma, Bizans hem de Osmanlı zamanında şehrin en gözde yaşam alanlarından biri. En büyük özelliği Osmanlı mozaiğinin başlıca ögelerinin yan yana yaşaması. Zengin Rumlar, Yahudi Cemaati, Ermeniler, Çingeneler, Müslümanlar… Haliç’te tam bir mozaik yaratıyor. Dört büyük medeniyetin izlerini aynı anda görebileceğimiz semtler ne yazık ki bugün çok az. Ancak Türkiye’nin tartışmasız en büyük kültür mirası, en zengin hazinesi İstanbul, binlerce yıldır insanın her türlü yağmasına, hoyratlığına karşın dimdik ayakta duruyor!

Neler sorduk?

  • Home ofis çalışmak: Ev mi rahat ben mi?
  • Verimlilik takıntısı gerçekten faydalı mı?
  • Aktivist CEO’lar kimlerdir, nerede bulunurlar?
  • Küresel köyün kaygılı çocuklarını, Z kuşağını belirli bir kalıba sığdırabilir miyiz?
  • Çürümeye terk edilmiş hayalet kasabalar dönüştürülebilir mi?
  • İnsanlık tarihinin en büyük hatası Jared Diamond’un da belirttiği gibi, tarım devrimi olabilir mi?

Teknolojinin odağında

Sosyal medya platformlarına etik talepler artıyor ve değerler üzerine kurulu bir ekonomi, son yılların en medyatik söylemlerinden biri. Bunun sosyal medya ve internet şirketlerine yansıması da dezenformasyon ve nefret söyleminin yayılımının durdurulması yönündeki çağrılarla oluyor. Bu konudaki en ‘ekonomik’ adım bu ay başlayan reklam boykotuyla şekilleniyor.

Eğitimin geleceği Bill Gates’e, ekonominin geleceği Jeff Bezos’a, haber alma hürriyetinin geleceği ise Mark Zuckerberg’e emanet edilmiş durumda. Kamu işlerine milyarderlerin el atması, demokratik karar verme süreçlerinde bir erozyon riskini barındırması nedeniyle özellikle kanun insanları tarafından eleştirilen bir trend.

Dördüncü endüstri devrimini takiben hayatımıza dahil olan teknolojiler, pandemi döneminde dikkat çekici inovasyonlara öncülük ederek, Covid19’a karşı verdiğimiz küresel mücadelede bize elimizi güçlendirecek yeni araçlar sağlıyor. Birey ve toplumların deneyimledikleri yeni durum karşısında yüzleştikleri baskılar, dördüncü sanayi devrimini hızlandırarak fiziksel, dijital ve biyolojik dünyalar arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor.

Yüz tanıma teknolojilerinde elde edilen başarılar, kullanım alanlarının artışına ve hızla yükselişine sebep olmuştu. Yüksek güvenlik gerektiren alanlarda, kimlik doğrulama işlemlerinde ve birçok sektörde varlığını hissettiğimiz bu teknolojinin etik tartışmalarına bir yenisi eklendi. Son yaşananlar akıllara bir soru getiriyor: Yüz tanıma teknolojisi tarihe mi karışıyor?