TEKNOLOJİ

DigitalAge | 17.06.2020 - 10:12

Ya mahremiyetini ya canını…  

Gereğinden fazla bilgi toplayan, bunları merkezi bir otoritenin kontrolüne veren koronavirüs takip uygulamaları, “post-corona” döneminde bu verileri ne yapacak? Çünkü kim, nerede, kiminle, ne kadar zaman gibi sorular artık eğlenceli bir oyunun parçası değil.

Sağlığımızı korumak için kullanmamız beklenen koronavirüs takip uygulamaları, tüm dünyada eşi benzeri görülmemiş gizlilik ihlallerine imza atıyor. Bazı ülkeler telefondaki fotoğraflara erişen, yerinize arama yapabilen uygulamalar hazırlarken, Güney Kore, hastalığa yakalananları afişe ederek toplum baskısına teslim ediyor. Peki başka bir dünya mümkün mü?

Şöyle bir bakışta değil, yanlış pozitif oranı yüksek ve sonuçlanması zaman alan testler ile dahi kimde bulunduğunu kesin bilemediğimiz, hızlı ve kolay bulaşan, ölümcül olabilen bir virüs karşısında insanlık ne yapabilir? Bu soruyu “pre-corona” dönemde sorsalardı, ne cevap verirdim, artık emin değilim ama bugünkü yanıtım çok net: Feda eder.

Fiziksel dünyayla bağını kes, verilerini paylaş

İçgüdülerimiz bize hayatta kalmamızı söylüyor. Maddi ve manevi birçok şeyden geri duruyoruz ve kendimizi, sevdiklerimizi korumaya çalışıyoruz. Ancak bu fedanın da her şey gibi bir sınırı var. Kimisi yasakları, kısıtlamaları kendince güvenli bulduğu ölçüde, kimisi de isyan bayrağı açarak deliyor. Diğer yanda ise, virüsün yayılımının durmaması endişeleri artırıyor. Bu endişelerin sonucunda da yeni ve daha büyük bir feda bekleniyor.

Mahremiyetimiz…

Akıllı telefonla mesajlaşmanın, sosyal ağlarda etkileşim kurmanın sosyalleşme olmadığını, e-ticaretin ivme kazanmasının çok uzun yıllar alacağını, uzaktan çalışmanın, hatta uzaktan eğitimin pratik olarak mümkün olmadığını söyleyenler “corona” döneminde ortada pek gözükmüyor. Ancak sadece kurumsal değil, toplumsal bir dijital dönüşüm konusunda sırtını sıvazladığımız koronavirüse büyük payeler vermekte bu kadar aceleci olmayalım. Zira, bu işin bir de “post-corona”sı var.

Virüsü taşıdığı belirlenmiş kişilerin verilerini toplayan ve bunların temasta bulunduğu kişileri belirleyerek, aslında dijital filyasyon yapan, bunun sonucunda da sadece merkezi otoriteleri değil, bireyleri de bu sayede koruyabilecek, dijitalin tüm olanaklarını seferber edebilen bir uygulama fikri, herhalde bir ajans konkurunda olsa, pazarlamacıların gözü parlardı. Ancak fikren harika bu uygulamaların pratiğe dökülmüş hali de, önceki senaryonun gerçekçi bir sonucu gibi aslında. Başta çıkılan yol nerede, vardığımız yer nerede diye sormadan olmuyor. Bir reklamcı, bir yerlerde mutlaka “Müşteriler olmasaydı, ajansı çok güzel yönetirdik” demiştir. E uygulamalar olmasaydı, mahremiyetimizi de çok güzel korurduk…

Bir veri toplama katalizörü olarak korku

Son yıllarda gizlilikle ilgili endişeler artıyor ve artık bu endişeler kendisine sığacak kap bulamıyor desek yeridir. Akıllı telefonlara bir arka kapı koyun da, suçluları yakalarız. O şirketin ürünlerini almayalım, her şeyimizi dinlerler. Bu saydıklarımı mahallenin bakkalı değil, Çince’de ‘Meiguo’, yani ‘güzel ülke’ anlamına gelen ABD söylüyor. Evet, her korku beraberinde sert önlemler getiriyor. Önlemler sertleşirken, paranoyamız da artıyor. Aynı Çin ise on binlerce kişiyle internette söylenen sözler yasalara uygun mu kontrol ediyor ve anında denebilecek bir hızda kötü yorumları siliyor. Virüsün başlangıç noktası olarak kabul edilen Çin, bu online gözetleme deneyimi sayesinde koronavirüs takip uygulamasını da ilk uygulayan ülke oldu. Kim koronalı, nereye gitmiş, kimlerle temas kurmuş, acaba trafik var mı diye baktığımıza benzer bir uygulamadan görmek mümkün.

Diğer ülkelerin virüsle mücadelesi, Çin’e göre çok daha yavaş ve sancılı oldu. Koronavirüs takip uygulamalarının dünya gündemine oturması da aylar aldı. Ancak bugün, Katar’ın uygulaması telefondaki fotoğraflara erişim istiyor, arama yapma izni almadan çalışmıyor. Hindistan’da, Delhi’nin bir bölgesinde uygulamayı kurmayanlara para ve hapis cezası uygulanıyor. Hindistan’ın yanı sıra, İngiltere, ABD’deki bazı eyaletler, Güney Kore ve Norveç’in uygulamaları, verileri merkezi bir yerde topluyor. Güney Kore’nin uygulaması ise kimin nereye gittiğini açıklayarak, özel hayatı afişe etmede çığır açıyor.

Peki bu işin bir çaresi yok mu? Kişilerin kimliklerini belirleyici bilgiler kullanmadan, bölgesel yoğunluğu göstermek, temasta bulundukları kişileri tespit ederek uyarabilmek mümkün değil mi?
Aslında mümkün. Üstelik dünyayı yeniden keşfetmeye de gerek olmadan.

Teknoloji yetmez, gizliliği talep etmek lazım

Avrupa Birliği, mahremiyet endişeleri olmadan, uygulama ile koronavirüs takibi yapabilmek için bir çerçeve hazırladı. Diğer yanda, MIT, blok zinciri ve Bluetooth kullanan, kişisel veri toplamayan bir açık kaynaklı uygulamayı duyurdu.

Burada Sıfır Bilgi İspatı (Zero Knowledge Proof) adı verilen ve şifrelemede kullanılan bir protokol ve dağıtık yapı esas alınıyor. Böylece kimlik bilgileri yerine makinenin atadığı bir kimlik numarası sizi tanımlıyor. Dağıtık yapı ise verilerin tek bir noktada toplanması yerine, parça parça herkeste olmasını sağlıyor. Yani verinin efendisi yok, diyelim.

Peki kim kime temas etti nasıl anlayacağız? 10 metreye kadar mesafede çalışan ve hızlı haberleşebilen Bluetooth ise bu iş için biçilmiş kaftan.

Aslında MIT’nin blok zinciri ve Bluetooth kullanan açık kaynaklı uygulama çözümü bunun ilk örneği oldu. Daha sonra Apple ve Google’ın ortak çalışması da bunu izledi.

Bu çözümlerin temeli, yukarıda söylediğim gibi, aslında yeni değil. Bugün akıllı telefonuna Facebook kurmuş birisi, hatta bir akıllı telefon sahibi olmuş birisi, yukarıda saydığım endişeye konu izinleri hâlihazırda veriyor ve cebinde her an, yazılı, sesli ve görüntülü takip edilebileceği bir cihazı taşıyor. Ancak bu verilerin pazarda bir karşılığı, üstelik önemli bir maddi karşılığı var.

Şimdi sormamız gereken asıl soruya gelelim. Gereğinden fazla bilgi toplayan, bunları merkezi bir otoritenin kontrolüne veren koronavirüs takip uygulamaları, “post-corona” döneminde bu verileri ne yapacak? Çünkü kim, nerede, kiminle, ne kadar zaman gibi sorular artık eğlenceli bir oyunun parçası değil. Dolayısıyla verilerimizin nasıl bir karşılığı olduğunu bilmemizin de zamanı geldi. Şayet koronavirüs ile dünya değişiyorsa, bu merakı da değişime katmalıyız.

Aytun Çelebi, Gazeteci