yazarlar

01.11.2018 - 16:01

Seyahat

Yaklaşık 15 yıldır çok uluslu şirketlerin Türkiye ofislerinde çalıştıktan sonra, geçen sene çalıştığım şirketin Ortadoğu Bölgesi merkezine, Dubai’ye tayin oldum. Bu yazıda 1,5 yıllık deneyimim ışığında, göç kavramını tartışmak istiyorum.

Facebook
Twitter
Linkedin
+

Seyahat

Dubai’deki yeni iş ortamımda öncelikli olarak beni en çok şaşırtan, dünya ile entegrasyonumuzun azlığı oldu. Çok uluslu şirketlerin Türkiye ofisleri olarak bile yerli birer şirket gibi çalıştığımızı fark ettim. Şirket çalışanlarının neredeyse tamamı Türk pasaportlu, yazışmalarımız, iş yapışımız Türkçe. Global şablonları tercih etmiyoruz. İçeriğimiz Türkçe. Zihniyetimiz ağırlıklı olarak yerli ilişkilere odaklanıyor.

Yerli olmak kimi avantajlar getirse de, dünyada üretilen yetkinlikleri ülkemize çekmede zorlanıyoruz. Çünkü tarzımız, iş yapışımız, kültürümüz, esprimiz, yönetimimiz yerli. Şirketlerimizde dünyanın her yerinden gelen yeteneklere yer yok ne yazık ki. Çalışan deneyimi, müşteri deneyimi kadar hassas bir konu. Uzakdoğulu, Latin, Avrupalı, Afrikalı çalışana hitap edemeyen bir şirket; o coğrafyalara satış yapmakta da zorlanacaktır. Sadece milliyet düzleminde değil, eğitim, cinsel yönelim, yaş, kültür boyutlarında da çeşitlilik sağlamış bir şirket dünya ölçeğinde rekabet avantajı sağlayacaktır. Dünyanın en başarılı, en değerli şirketlerinin çeşitlilik programları için harcadığı efor bu konuda hepimize fikir vermeli.

Hayatımız artık üç boyutlu yollarda ilerliyor
Yaşanan göçün ve uluslararası iş piyasasının kültürümüzdeki diğer bir yansıması da bu kararın alınması. Yurtdışında çalışmak ya da ülke içinde kalmak mutlak bir son, nihai bir karar gibi algılanıyor. Yurtdışında çalışma kavramı çoğu kişinin beyninde 1960’larda Almanya’ya giden işçilerle özdeş halen. Bunu ömürlük bir karar, keskin ve dönüşü olmayan bir yolculuk gibi görüyor bilinçaltımız. Aynı dönem Almanya’ya çalışmaya giden işçilerin dönüşünü anlatmak için kullanılan ‘kesin dönüş’ kavramı buna iyi bir örnek. Oysaki evrensel iş gücü piyasasında, bilginin devlet sınırlarını dinlemeden serbestçe aktığı bu dönemde yolculuklar çok daha renkli. Tek yönlü bir çalışma ve kariyer değil, sarmal ağ yapılarını andıran üç boyutlu yollarda ilerliyor hayatımız.

Bu göçü tek taraflı bir seyahat olarak görmenin bir yan etkisi de; ülkeden giden yetenekli insanların artık ülkemize fayda sağlayamayacağı endişesi. Bunu ülkenin bir kaybı değil, ülkenin kültürel birikiminin zenginleşmesi olarak algılamak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Sanattan, spordan, akademiden örnekler düşünmek mümkün. Birden fazla dokuyu harmanlayabilen Ferzan Özpetek, Fatih Akın gibi sanatçıların, Asuman Özdağlar, Aziz Sancar gibi bilim insanlarının, Nuri Şahin, Mesut Özil gibi sporcuların başarısı bize fikir vermeli. Ülkemizi evrensel anlamda başarılı insanlar için cazip bir merkez yapabilirsek, ülkeden gidenler gittikleri yerden bizleri kültürel anlamda beslemeye devam ederken, gelenler de renklerini katacaklar. Türkiye dışına giden yetenekli insanlar o zaman bir kayıp değil bir köprü, bir elçi olarak görülecek.

Kısacası merak etmeyin, gittiyseniz ülkenizden sonsuza kadar uzak kalmadınız. Gidemediyseniz dünyadan kopmadınız. Gidenler sizi yalnız bırakmadı. Çarpraz, sosyal ve dijital ağlar çağında yaşıyoruz. İkâmet ettiğimiz ülke ve milliyetimiz kimliklerimizden sadece ikisi. Tüm kimliklerimizle bir zenginlik yaratabilmenin, yaşam boyu bir seyahat tasarlamanın, kendimize ve dünyaya katkı sunmanın tadını çıkarmak gerek.