Skip to main content

Teknolojiyle olan ilişkimizde biat etme, boyun eğme safhasını geride bırakalı çok oldu. Bugünkü tavrımızı ‘iman etme’ olarak dahi adlandırmak mümkün. Peki bu imanın şartlarında ülke olarak ne durumdayız?

Dijital çağın en zor gelişen bileşeni: İnsan

Her şeyin olduğu gibi teknolojinin de bir ideolojisi ve onun ışığında şekillenen bir politikası var. Ne var ki yaygın ideoloji ve politikaya kıyasla çok daha yaygın ve hızlı olmasından dolayı daha örtülü bir kimliğe sahip.

Gencinden yaşlısına, fakirinden zenginine, muhafazakarından ilericisine kadar herkesin ortak paydası haline gelebilmesi onun ne kadar kapsayıcı ve kucaklayıcı bir kavram olduğunun ispatı. Ne var ki bu sonucu teknolojinin ideolojisiz olmasına bağlamak en hafifinden kolaycılık olur. Gelgelelim aynı saikle yola çıkarak teknolojinin kadim ve evrensel bir ideolojisinin, hedefinin olduğunu söylemek de mümkün değil.

Meseleyi basitleştirmek adına dünü kerteriz alıp bugüne bakalım. Mayıs ayındaki yazımda da atıf yaptığım Alman Filozof Martin Heidegger (1889-1976), felsefe tarihi içinde ihmal edilmesi imkansız figürlerden. Bugüne kıyasla oldukça sınırlı imkan ve etkilere sahip kendi döneminin teknolojisine yönelik tespitlerinde adeta bugünlere ışık tutmuş bir isim. 1954 yılında yayımladığı ve Türkçeye ‘Tekniğe İlişkin Soruşturma’ adıyla çevrilen ‘Die Frage nach der Technik’ adlı kitabı yukarıda bahsettiğim ideolojiyi kavrama adına önemli bir şablon niteliğinde.

Her yerde tekniğe tutsak ve zincirli haldeyiz

 

Adı geçen eserde Heidegger, bugün daha çok ‘teknoloji’ şeklinde genellediğimiz ‘teknik’ olgusunu şöyle betimliyor (mealen çeviriyorum): “Kabul etsek de etmesek de her yerde tekniğe tutsak ve zincirli haldeyiz. Fakat tekniği tarafsız, yansız bir şey ola­rak kabul edersek, ona en olmayacak şekilde teslim oluruz. Bugün rağbet gören bu boyun eğiş, bizi teknolojinin özüne karşı tamamen körleştirmektedir.”

Heidegger bu fikirlerini 1954’te yayınlamışsa da ilk dile getirilişi 1949 yılında Bremen’de verdiği derslere denk gelir. Tarih bilgilerimizi yoklayarak dönemin teknolojisini düşünelim. Dünyanın ilk elektronik bilgisayarı ENIAC 1945’te hayata geçti. Fakat ABD Ordusu için geliştirildiğinden bugünkü bilgisayarların hedef ve yeteneklerine sahip değildi (hızlı bir hesap makinesiydi diyelim). Bugünkü anlamıyla program içeren ilk bilgisayar EDVAC (yine ABD Ordusu için) 1952 yılında çalışmaya başladı. 1954’ü milat olarak alsak dahi IBM’in deneysel bazı çalışmalarından ibaret bir bilişim dünyasıyla karşı karşıyayız.

ABD’li Senatör Joseph McCarthy’nin ülkesinde ‘gizli komünist’ avladığı o yıllarda ilk çocuk felci aşısı bulunuyor, ABD ve Fransa’da ilk organ nakli ameliyatı gerçekleşiyor, yine ABD ilk hidrojen bombasını deniyor, ilk nükleer santral Sovyetler Birliği’nde hayata geçiyor, transistörlü kişisel radyo piyasaya çıkıyor ve Almanya’da ilk elektrikli filtre kahve makinesi satışa sunuluyor. Bilim ve teknolojinin o dönemki tablosu kabaca bundan ibaret. Yani Sanayi Devrimi’nden miras makinelerin gelişimini saymazsak teknoloji adına Heidegger’i böylesi bir evhama sürükleyecek bir şey yok gibi görünüyor. Ama varmış…

Çünkü bugün bakkal alışverişinden kornea ameliyatına kadar hayatımızın akla gelen her noktasında varlık gösteren teknolojik araç ve hizmetleri onun sorgusu üstünden okuyunca her şey biraz daha farklı görünüyor.

Gençlerimizin bilgisayar kullanım becerisi yok

 

Teknolojiyle olan ilişkimizde biat etme, boyun eğme safhasını geride bırakalı çok oldu. Bugünkü tavrımızı ‘iman etme’ olarak dahi adlandırmak mümkün. Peki bu imanın şartlarında ne durumdayız?

Teknolojinin her fırsatta tahakküme meyleden ruhunda ve onu sorgusuz-sualsiz hayatına sokan tarafta pek bir değişiklik yok gibi. Ancak ‘teknolojiyi geliştiren’ ve (onlardan ayrı olarak) ‘kendi çıkarı için kullanabilen’ kesimlerin çok daha devingen, hareketli olduğu da ortada.

Türkiye’nin de içinde bulunduğu pek çok ülke bu grup içinde yer alma; hatta söz sahibi olma hayali kuruyor. En azından söylemlerinde durum bu. Fakat çağdan pay alabilmek için çağdaş (yani çağına ait) değerlerden de payını almış olmak gerekiyor.

Bu çağdaş değerleri bulmaya çalışan oluşumlardan biri de Türkiye dahil 36 ülkenin üyesi olduğu OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü). Teknolojiye yön verebilmek için gereken insan gücünün sahip olması gereken insani becerileri üç ana başlıkta toplamışlar.

İlki kendi dilinde okuduğunu anlama. İkincisi sayısal ve matematik kavramları kullanabilme. Üçüncüsü ise dijital ortamda malumat (information) toplayarak yine dijital araçlarla sonucu analiz edip, problemi belirleyip, çözüm geliştirebilme becerisi.

Hem yazıyı uzatmamak hem de zihninizi rakamlara boğmamak adına burada detaylara girmeyeceğim. Çünkü sonuçlara göre okuduğunu anlama konusunda Türkiye Şili ve Endonezya’nın ardından en kötü durumdaki üçüncü ülke. Rakamsal becerilerde aynı ülkelerlerin ardından, aynı sıradayız. Genç nüfusun içinde sayısal beceriye sahip olanların oranı yüzde 1,5. Teknolojiyle haşır-neşir sandığımız gençlerin yüzde 38’inin temel bilgisayar kullanım becerisi dahi yok.

Bu tablo kaderimiz değil. Genetik mirasımız hiç değil. Yasalarla sınırlandırılmış olmaktan da kaynaklanmıyor. Tahmin edeceğiniz gibi düğüm hepimizin her fırsatta ağzında çiğnediği ‘eğitim’ denen süreçle çözülüyor. OECD ülkeleri her yıl öğrencilerine ortalama 9 bin 300 Dolar harcarken Türkiye’de tutar bin Dolar’ın altında. Okullarımızın teknik ve donanımsal anlamda dünya standartlarına gelmesi için 17 milyar Dolar’a ihtiyacımız var. Büyük para, değil mi? Bizim için belki; ama Türkiye için değil.

130 ülkenin milli gelirini geride bırakmasıyla övündüğümüz 21 ‘mega’ projemiz içinden sadece 1 nükleer santralin ya da birkaç yüksek hızlı tren hattının bedeliyle eğitimdeki dönüşümün bütün kaynağı çıkıyor. Ama biz 30 yıl sonra yeni nesil bir enerji santrali yapabilme bilgisine sahip nesiller yetiştirmek yerine onu (zamanında bu eğitim seferberliğini yapmayı başarmış) Rusya’dan satın almayı tercih ediyoruz. 10 yıl çerçevesinde Hyperloop çağının mühendislerini eğitmek yerine bugün mevcut teknoloji satın alarak yüksek hızlı trenlere binmeyi yeğliyoruz.

Teknolojinin burada değinmeye fırsatımız olmayan gizli, ülkeler üstü bir ideolojisi elbette var. Ancak ‘yerel yorum ve yansımaları’, ülkelerin kendi tercih ve niyetleriyle şekilleniyor.

Hiçbir şey için geç kalmış sayılmayız.