Yapay zekâ, şirketlerin yalnızca teknoloji yatırımlarından çıkıp çalışma kültürlerine, karar alma süreçlerine ve değer yaratma biçimlerine de girdi.
L’Oréal Türkiye ve Yunanistan CIO’su Metin Yılmaz, bu dönüşümün merkezine insan potansiyelini koyuyor. L’OréalGPT’den çalışanların kendi yapay zekâ çözümlerini geliştirmesine, siber güvenlikten sürdürülebilirliğe kadar uzanan geniş bir perspektifle şirketin teknoloji yolculuğunu anlatan Yılmaz, yapay zekânın,işbirliğini güçlendiren ve stratejik düşünmeye alan açan bir kurumsal dönüşüm gücü olduğuna dikkat çekiyor.
Yapay zekâ şirketlerin günlük çalışma kültürünün bir parçası haline gelmiş durumda. Sizce şirketlerin bu dönüşümde değiştirmesi gereken en önemli alışkanlık nedir?
Bence burada değiştirilmesi gereken en önemli alışkanlık, yapay zekâyı yalnızca bir teknoloji aracı ya da geçici bir verimlilik trendi olarak görmekten vazgeçmek. Biz L’Oréal Türkiye’de yapay zekâyı, iş süreçlerimizi ve kampanyalarımızı “artırılmış değer” ile güçlendiren stratejik bir kurumsal kaldıraç olarak konumlandırıyoruz.
Bu dönüşümle birlikte yalnızca “Yapay zekâ bunu yapabilir mi?” diye düşünmek yerine, “Bu teknolojiyi iş modelimizde nerede konumlandırırsak insan potansiyelini katlar ve daha fazla iş değeri yaratırız?” sorusunu sormamız gerekiyor. Yaratıcı süreçlerden operasyonel işlere, büyük veri analitiğinden kestirimci modellemelere kadar yapay zekânın bize zaman kazandırdığı ve ekiplerimizin daha stratejik katkı sunmasını sağladığı alanları değerlendiriyoruz. Bununla birlikte bu dönüşümün sorumlu bir şekilde gerçekleşmesi gerektiğine inanıyoruz. Bizim için algoritmanın başarısı yalnızca ürettiği çıktıyla değil; güvenilirlik, şeffaflık, algoritmik adalet, insan hakları, veri gizliliği ve sürdürülebilirlik gibi başlıkları aynı anda ne kadar koruduğuyla ölçülüyor.
Tabii bir de çalışanların bu yapay zekâ teknolojilerini benimsemesi gerekiyor. Bir CIO olarak çalışanların yeni teknolojilere adaptasyonunu nasıl yönetiyorsunuz? Kimlerle işbirliği yapıyorsunuz? Son yıllardaki kullanım alışkanlıkları da değişti. Bu değişkenleri göz önünde bulundurdunuz mu?
Biz teknoloji dönüşümünü hiçbir zaman yalnızca yeni yazılımların veya araçların devreye alınması olarak görmedik. Teknoloji ancak kültürel bir benimsemeyle birleştiğinde gerçek bir değere dönüşür. Asıl önemli olan, bu teknolojilerin çalışanlarımızın günlük iş akışlarına ve problem çözme biçimlerine nasıl değer katacağını somut olarak hissettirebilmek. Bu doğrultuda İnsan Kaynakları departmanımızla çok yakın bir ekosistem içinde çalışıyor; liderlik programları ve dijital yetkinlik akademileri kurguluyoruz.
Bu kültürel dönüşümü teoride bırakmayıp doğrudan pratiğe dökmek adına bu yıl şirket içinde iki kez kapsamlı “AI Günü” etkinliği gerçekleştirdik. Ekiplerimizin yapay zekâyı deneyimleyerek içselleştirmesinden prompt mühendisliği, görsel üretim ve Güvenli AI odaklı özel eğitim serileri sunduk.
Daha da önemlisi, çalışanlarımızı sadece yapay zekâyı kullanan değil, kendi çözümlerini üreten birer geliştirici haline getirdik. Ekiplerimizin kendi iş akışlarına özel tasarladığı “AI Companion” (Yapay Zekâ Asistanı) projelerini teşvik ettik; bu alanda hem lokalde hem de global ölçekte ödüllendirilen son derece gurur verici başarı hikâyelerine imza attık.
Özellikle yapay zekâ ile operasyonel işleri otomatize ederek ekiplerimizin daha stratejik katkılar sunmasına alan açmayı hedefliyoruz. L’OréalGPT’nin Outlook ve Teams entegrasyonlarıyla kişisel bir asistan gibi çalışması, kaçırılan e-postaları özetleyip hatırlatması ve pilot fazında test ettiğimiz kurumsal sistem entegrasyonlarıyla karmaşık süreçlere anlık içgörüler sunması da bu “akıllı çalışma arkadaşı” yaklaşımımızın somut bir parçası.
Kullanım alışkanlıklarının değiştiği, mobil öncelikli yaşamın norm haline geldiği bir çağdayız. Bu nedenle araçlarımızı kullanıcı deneyimi (UX) odaklı, mikro öğrenmelerle desteklenen ve iş akışını bölmeyen bir yapıda sunuyoruz. Etik ve güvenli kullanım da bu adaptasyon sürecinin omurgası. Çalışanlarımıza gizli bilgilerin korunması, siber hijyen ve veri mahremiyeti konularında sürekli güncellenen eğitimler veriyoruz. Dolayısıyla bizim için teknoloji adaptasyonu, dijital reflekslerin gelişmesiyle sorumlu kurumsal kültürün eşzamanlı olgunlaşması anlamına geliyor.
L’Oréal’in teknoloji dönüşümünde hangi noktadasınız?
Biz bu dönüşümü sonu olan bir varış noktası olarak değil, yaklaşık 10 yıl önce başlayan ve dünyanın bir numaralı tekno-güzellik şirketi olma vizyonumuzla beslenen dinamik bir maraton olarak ele alıyoruz. Bugün geldiğimiz noktada dijitalleşme, veri altyapısı ve yapay zekâ; işimizin ve tüketicimize sunduğumuz deneyimin tam kalbinde yer alıyor.
Operasyonel süreçlerin yapay zekâ ve otomasyonla daha akıcı hale gelmesi, ekiplerimizin karar alma mekanizmalarına odaklanabilmesi açısından muazzam bir zemin hazırladı. Kurumsal yapımızda ise L’Oréal IT, dünyadaki servisleri belirli hub’larda konsolide ederek global ölçekte altı-yedi hub üzerinden ilerleyen son derece çevik, ölçeklenebilir ve dayanıklı bir altyapı sunuyor. Kısacası bizim için teknoloji dönüşümü; donanım ya da kod değişiminin ötesinde, düşünme ve değer üretme biçimlerimizin evrimidir.
L’OréalGPT için öncesinde nasıl bir hazırlık yaptınız? Ne zaman başladınız, araştırma-geliştirme süreci nasıldı?
L’Oréal olarak 115 yılı aşkın köklü bir bilim ve inovasyon mirasına sahibiz; ancak bu kurumsal hafızayı hiçbir zaman statik bir yapıya dönüştürmüyor, aksine değişimi öncü olarak karşılıyoruz.
Üretken yapay zekâ dalgası küresel çapta ivme kazandığında, L’Oréal global teknoloji ve siber güvenlik ekiplerimiz çok hızlı bir refleks göstererek kurumsal bir çerçeve çizdi. Buradaki en kritik öncelik, çalışanlarımızın bu teknolojiyi güvenli ve kontrollü bir alanda deneyimlemesini sağlamaktı. Pazardaki herkese açık modellerin veri güvenliği riskleri göz önünde bulundurularak; L’Oréal’in kurumsal verilerini, formüllerini ve çalışan mahremiyetini koruyan, kapalı devre ve güvenli bir mimari hayata geçirildi.
Biz de Türkiye IT ekibi olarak bu dönüşümü salt teknik bir entegrasyon olarak değil; yerel ihtiyaçları doğru analiz eden, Hukuk, İK ve etik gibi paydaşlarımızla el ele yürüttüğümüz kapsamlı bir adaptasyon süreci olarak ele aldık. Global ölçekte geliştirilen bu yetkinliklerin, kurumsal iletişim ve operasyonel iş araçlarımızla entegre şekilde yereldeki ekiplerimize nasıl zaman kazandırabileceğini modelledik. Çalışanlarımızın geri bildirimleriyle kullanım senaryolarını olgunlaştırarak, L’OréalGPT’yi tüm ekiplerimizin güvenle başvurduğu akıllı ve sorumlu bir iş ortağı haline getirmeyi amaçladık.
L’OréalGPT’den bahsetmişken bu uygulama ile ne amaçlıyorsunuz? Hedefe departmanlar arası iş birliğini mi yoksa verimliliği mi koyuyorsunuz?
Bizim açımızdan bu iki kavram birbirinin alternatifi değil; tam aksine birbirini besleyen iki temel sütun. Temel hedefimiz, yapay zekâyı yalnızca mekanik bir verimlilik unsuru olarak değil, departmanlar arasındaki siloları kaldıran ve ekiplerimizin stratejik derinliğini artıran bir katalizör olarak konumlandırmak.
L’OréalGPT, çalışanlarımızın günlük iş rutinlerinde bilgiye erişimi son derece demokratikleştiren ve hızlandıran kurumsal bir zekâ katmanı oluşturuyor. Bu durum çalışanlara ciddi bir zaman kazandırarak zihinsel sermayelerini daha inovatif, yaratıcı ve stratejik işlere aktarmalarına zemin hazırlıyor.
Daha geniş bir pencereden baktığımızda ise; pazarlamadan tedarik zincirine, e-ticaretten insan kaynaklarına kadar tüm fonksiyonların ortak bir veri ve zekâ havuzundan beslenmesini sağlıyoruz. Yaratıcı süreçlerden tüketici içgörüsü analizine kadar uzanan bu ekosistem sayesinde departmanlar arası iletişim çok daha şeffaf, akıcı ve veri temelli ilerliyor. Yani hedefimiz; çalışanlarımızın rutin işlerle yorulduğu değil, teknolojiyi arkasına alarak birlikte düşündüğü ve yüksek katma değer ürettiği bir iş birliği kültürü inşa etmek.
Bugün bir CIO’nun gündeminde siber güvenlikten yapay zekâya, veri yönetiminden sürdürülebilirliğe kadar çok farklı başlıklar bulunuyor. Bu kadar geniş bir sorumluluk alanında öncelikleri belirlerken hangi kriterler öne çıkıyor?
Bugün modern bir BT liderinin masasında teknoloji yatırımları değerlendirilirken tek başına “operasyonel kârlılık” ya da “hız” asla yeterli bir pusula olamaz. Bizim karar mekanizmamızın merkezinde; güvenlik, kapsayıcılık, iş etiği ve gezegene saygı prensiplerinin kesişimi yer alıyor.
Bir teknolojiyi hayata geçirirken veri gizliliği, sıfır güven siber güvenlik mimarisi ve algoritmik tarafsızlık vazgeçilmez kırmızı çizgilerimiz. Yapay zekâ modellerimizin önyargılardan arındırılmış olması ve çeşitliliği gözetmesi konusunda çok hassas bir filtreleme süreci uyguluyoruz.
Bununla birlikte en kritik önceliklerimizden biri de “Yeşil BT” ve sürdürülebilirlik. Yapay zekânın ve bulut mimarilerinin yüksek işlem gücü sebebiyle ciddi bir karbon ve enerji ayak izi var. Biz dönüşümümüzü tasarlarken bu tüketimi optimize eden yeşil veri merkezleriyle ve algoritmalarla çalışıyoruz. Ayrıca dijital operasyonlarımızın çevresel etkisini en aza indirmek için IMPACT+ ve ADGREEN gibi global platformlarla işbirliği yapıyoruz. Bu sayede tüm dijital medya, prodüksiyon ve kampanya süreçlerimizin sera gazı emisyonlarını ölçüyor; kreatif optimizasyon, görsel ve video dosyalarının sıkıştırılması, sunucu tarafında veri transferinin azaltılması ve cihaz-bağlantı optimizasyonu ile dijital karbon ayak izimizi somut olarak düşürüyoruz. Teknoloji dünyayı güzelleştirmeli; güzelleştirirken de kaynakları tüketmemeli.
Yapay zekâ şirketlerde karar alma süreçlerine daha fazla dahil oldukça, insan ile teknoloji arasındaki görev dağılımının nasıl değişeceğini düşünüyorsunuz? Geleceğin çalışma modelinde insanın rolü nerede konumlanacak?
Biz hiçbir zaman teknolojiyi insanın alternatifi olarak konumlandırmadık; bizim odağımız her zaman “Augmented Humanity” (Artırılmış İnsanlık) var. Yapay zekâ, devasa veri kümelerini saniyeler içinde tarayabilir, örüntüleri yakalayabilir, hikâye taslakları çıkarabilir veya senaryo simülasyonları sunabilir. Bunlar karar alma reflekslerimizi hızlandıran muazzam yetenekler.
Ancak kararın ruhu, etik süzgeci, otantikliğive sezgisel zekâsı daima insana aittir. Önümüzdeki on yıl boyunca yapay zekâ iş yapış tarzımızı kökten dönüştürecek; daha çevik, öngörüsü yüksek ve veri odaklı bir çalışma ortamı sunacak. Fakat geleceğin dünyasında insanın rolü azalmayacak, bilakis çok daha kritik bir “anlam kurucu” pozisyona yükselecek. Çünkü bir analizi teknolojik olarak yapabiliyor olmanız, o kararı uygulamanız gerektiği anlamına gelmez. “Bu karar etik mi? Değerlerimizle örtüşüyor mu? İnsana ve topluma nasıl bir değer katıyor?” sorularını soracak olan yine insanın vicdanı, empatisi ve liderlik vizyonudur. Yapay zekâ kararı güçlendirir; nihai kararı ise her zaman insan verir.
L’Oréal Türkiye olarak global teknoloji standartlarına bağlı kalırken Türkiye’deki mevzuat ve pazar dinamiklerine de uyum sağlamak zorundasınız. Bu iki farklı gereklilik arasında zaman zaman ortaya çıkan gerilimleri nasıl yönetiyorsunuz?
Tekno-güzellik lideri olarak çok büyük bir altyapı, AR-GE ve inovasyon gücünü arkanıza almak demek. Ancak teknoloji, yerel pazarın regülasyonlarına ve kullanıcı alışkanlıklarına dokunmadığı sürece yaşayan bir organizmaya dönüşemez. Biz bu ilişkiyi bir “gerilim” olarak değil, birbirini zenginleştiren “glokal” (küresel-yerel) bir denge olarak görüyoruz.
Türkiye dinamik regülasyonlara, özellikle KVKK, ve e-ticaret mevzuatları açısından çok hassas parametrelere sahip bir pazar. Biz globalde geliştirilen ileri teknolojik çözümleri Türkiye’ye entegre ederken; yerel hukuk, uyum ve siber güvenlik ekiplerimizle birlikte çalışarak bu sistemleri yerel regülasyonlarla tam uyumlu hibrit mimarilere dönüştürüyoruz.
Aynı zamanda Türkiye’nin tüketici davranışlarındaki dijital çevikliği ve hızlı adaptasyon kabiliyeti, çoğu zaman global çözümler için harika bir inovasyon test alanı sunuyor. Yani yalnızca global standartları alıp yerelde uygulamıyoruz; ekiplerimizin geliştirdiği yerel ve global ödüllü AI Companion projelerinde olduğu gibi, yerelde ürettiğimiz başarılı pratikleri ve esnek entegrasyon modellerini global BT ekosistemimize ihraç eden bir köprü görevi üstleniyoruz. Bu yaklaşım, teknolojiyi merkezi bir dayatma olmaktan çıkarıp, yerel iş ortaklarımızın ve tüketicimizin gerçek ihtiyaçlarına doğrudan yanıt veren esnek bir güç haline getiriyor.
