TEKNOLOJİ

DigitalAge | 20.03.2018 - 11:52

Sonsuzluğa duyulan özlem

Bir elin uzandığı yasak meyveden bu yana kaybettiğimiz sonsuzluğun arayışındayız. Cesaretimizle yelken açtığımız bilinmezliklerde tükenen yaşamlar bizleri bilgimizin ufkundan öteye taşıyabilecek mi?

Facebook
Twitter
Linkedin
+

10-9-8-7-6-5-4-3-2-1-kalkış… Göğe doğru yönlendirilmiş devasa bir roketin arkasından fışkıran sıcak gazlar ile önce santimlerle, sonra metrelerle ölçülen ve giderek hızlanma sonucunda hiç tükenmek bilmeyen dehşetengiz bir gök gürültüsünü andıran semavi bir uğultunun süpersonik hıza ulaştığı anda oluşturduğu şok patlaması ile dünyanın çekim alanından kurtuluş hızına ulaşan roketin dakikalar ile ölçülen yükselişini tüyleri ürpermeden ve tarifi güç bir heyecan duymadan izleyebilen bir insan olmasa gerek.

Üzerimize basan gök kubbenin ağırlığını aşmak, bizleri kendine hapseden dünyamızın doldurduğu uzayın dışına kaçmak için on binlerce yıldır merakla izlediğimiz bir karanlığın ötesine ulaşmak için duyduğumuz arzunun fiilen ateşlenmesidir bir uzay roketinin yükselişi.

İlk kez 1967 yılında yükselen ve 1969 yılında insanlığı en yakın gök cismi, dünyamızın uydusu Ay’a taşıyan devasa Saturn V roketinden bu yana bizleri en çok heyecanlandıran başkaldırılarımızdan birisine geride bıraktığımız 6 Şubat 2018 gecesi şahit olduk. SpaceX firması tarafından üretilen Falcon Heavy roketi dünyadaki neredeyse tüm televizyon kanalları ve dijital küresel ağımız internet üzerinden gerçekleşen canlı yayınlar ile ilk test uçuşunu gerçekleştirdi.

İşin doğrusu Falcon Heavy tarihin gördüğü en büyük roket değil ancak 2002 yılında kurulan SpaceX firmasının 2008 yılında, ilk kez bir özel şirket tarafından uzaya gönderdiği, Falcon 1 roketinden bu yana bizleri hayallerimizin ufkunun da ötesini taşıması ümidini en çok bağladığımız bir girişim sürecinin nihai meyvesi. Fırlatıldıktan sonra tekrardan dünyaya sağlam şekilde geri dönmek için onlarcasının patladığı ancak nihayetinde bunda başarılı olan Falcon roket serisinin geldiği noktada elde ettiği başarı; hem bir kaşif edası hem de bir ticari amaçla sürekli ve uzak uzay seyahatleri için maliyetleri düşürmek. Bizleri bu denkli heyecanlandıran bir diğer gelişme ise üç adet özelleştirilmiş Falcon 9 roketinden oluşturulan Falcon Heavy ile SpaceX kurucusu Elon Musk’ın Mars’a ulaşma ve geri dönmeksizin Mars üzerinde, üstelik hızlı bir şekilde, kolonileşme arzusu ve buna arzuya duyduğu inanç.

Musk’ın inancı inandırıcı olduğu kadar tutarlı mı?

Elon Musk, Falcon Heavy’nin uçuşu ile birlikte tarih geçen pazarlama ve halkla ilişkiler süreci yönetti. Musk, Falcon Heavy’nin yük taşıyıcısına diğer şirketi Tesla Motors’un ürettiği ve kendisine ait otomobili Tesla Roadster modelini yükleyeceğini söylediğinde herkes şaka yaptığını zannetmişti. Ama Musk dediğini yaptı ve saçma gibi görünen fikrin arkasında muhteşem bir zekâ yatıyor. Zira Falcon Heavy’nin kalkışı başarısız dahi olsaydı roketin yük taşıyıcısına yerleştirilen otomobil sayesinde bu deneme tarihe geçmeyi başardı. Şimdi Roadster’ın önünde Mars yörüngesine kadar altı aylık bir yolculuk var. Yolculuk eğer başarıyla sonuçlanırsa; bir dönem sadece uzaya çıkmak için harcanan milyarlarca doların ardından Elon Musk dalga geçer gibi bize en yakın gezegenin yörüngesine sadece bir otomobil göndermekle kalmayacak aynı zamanda Mars’a insan gönderebileceğine ve bunun ötesinde bir koloni kurabileceğine herkesi ikna edecek.

Mars’a ulaşmak, bunu gerçekleştirmek için maliyetleri düşürmek ve bu yolculuğu defalarca gerçekleştirecek kaynakları oluşturmak sadece bir başlangıç. Bu başlangıcın tohumlarını atan Elon Musk, insanları Mars gezegenine başarıyla ve defalarca taşıyabilir ancak büyük olasılıkla geri dönüş bileti olmayan bu yolculuğun ötesinde çözmemiz gereken pek çok problem bizi bekliyor.

Hırçın uzay ve korunmasız Mars

Bir rokete binip dünya atmosferini geçtiğiniz anda sizi karşılayan sadece büyüleyici bir yıldızlar senfonisi ve yerçekimsiz ortamın keyifli hafifliği olmaz. Güvenli yuvamız dünyanın etrafında bulunan atmosferimizin görevleri başında, kaynağı başta güneş olmak üzere pek çok yönden gelen, uzayda serbestçe ve çılgınca dolaşmakta olan pek çok radyoaktif ve insan bedeni için zararlı parçacık ve ışınları süzmek yer alır. Uzayın büyüsü bu zararlı ışın ve parçacıkların bedenimizi bombaladığı gözle görülmez bir savaşın tehlikesini bizlerden gizler. Öylesine bir savaş ki, gördüğümüz zararı hemen anlamadan zamanla bizi içten içe yakıp tüketen, genlerimizin dizilişini bozan, bizleri ölüme sürükleyecek bir tehdit.

Tüm gelişmiş teknolojimize ve metalürji (malzeme bilimi) bilgimize rağmen, henüz bu savaşı başarılı şekilde kendi lehimize çevirecek bir yöntem bulmayı başaramadık. Evet, uzaya çıkan astronotlarımızı çok uzun süre yörüngede kalmalarına rağmen bu tehlikeden kurtarabiliyoruz ama ancak sınırlı seyahatlerin yerini geri dönüşsüz bir yolculuk aldığında uzun dönem sonuçlar hakkında yeterince bilgimiz yok. İşin ilginç yanı ise bu tehlikeyi aşmak için yüzmeyi öğrenmek gibi denizin ortasına atlamak gerekiyor.

Altı aylık yolculuğu atlatabiliriz ancak zararlı radyoaktif fırtınalar bizi Mars’ta da yalnız bırakmayacak zira Mars’ın Dünya’nınki gibi bir atmosferi yok. Üstelik bir diğer tehlike Mars’ta yerçekimi gücünün dünyadakinden yüzde 62 daha düşüktür. Dünyada 100 kg ağırlığındaki bir insan Mars’ta sadece 38 kg ağırlığında olur. Bu durum ilk dönemde Mars’a giden insanlar için büyük bir kas gücü anlamına gelse de, zamanla kaslarımız Mars’ın düşük çekim alanı sebebiyle gücünü kaybedecek ve küçülecektir. Aynı durum iskelet yapımız için de geçerli olacak ve zamanla incelen kemiklerimiz çevresel faktörlere karşı daha dayanıksız bir hal alacaktır. Üstelik bu süreç Mars’a gidiş yolunda başlayacak koloni yolcularımız henüz Mars’a ulaşmadan yüzde 15 kadar kas kütlesini ve kas performanslarının yüzde 30’unu kaybedecektir.

Kas kaybı ve kemik zayıflaması yanında organlarımızın bu sürece tepkisinin ne olacağını ise henüz tam bilemiyoruz. Kısacası, dünyadan çıkmak ve Mars’a ulaşmak bu maceranın sadece başlangıç noktası.

Kendimize şu soruyu sorabiliriz; “Sonsuzluğa duyulan biz özlemde, bilinmezliğe feda edeceklerimizin değeri ne olabilir ki?” Bu soruya “hiçbir şey” şeklinde cevap verebiliriz ancak kendini feda etmeye hazır olanların zamanı geldiğinde rahatça uzanıp dertlerini ve düşüncelerini paylaşacakları psikolog koltukları olmayacağını aklımızdan çıkartmamalıyız.