yazarlar

01.08.2017 - 13:42

Emlak, altın, faiz varken girişimlere yatırım yapmak…

Türkiye’de teknolojiyi kaldıraç olarak kullanan girişimlerin, girişimcilerin yeteri kadar destek, yatırım almadığından dert yakınılır yıllardır. Son dönemlerde, aslında bu şikâyete de çözüm olma gayesiyle de onlarca yeni ‘start-up fonu’ kurma çabası görüyoruz, her biri belli hedef ve iddialar ile yatırım toplamaya çalışıyor. İşte fon kurmaya çalışanlardan da ilk cümledeki şikâyet bolca duyulmaya başlandı: “Yerli yatırımcı bu işlerden anlamıyor veya ilgisiz!”

5
paylaşım
Facebook
Twitter
Linkedin
+
Nedir?

Emlak,-altin,-faiz-varken-girisimlere-yatirim-yapmak

Nasıl olmasın ki? Ülkemizde girişimcilik kültürünün başarı hikâyelerini dijitalleşme öncesi evrede pek izleyemedik, böyle bir kültür oluşmadı. Dijitalleşen son 20 yılda da dijital dışı kaç tane başarı hikâyesi medyada yer buluyor! Bir spor salonu ve sinema salonu zinciri nasıl başarıyla markalaştıysa ülkemizde, dijital dışında farklı alanlarda böyle pek çok projenin sadece ilk kurulduğu coğrafi, dar bölgesinde değil, büyük alana yayıldığının okunur, duyulur olması gerekiyor ki, yatırımcılar ülkede her türlü girişimciliği desteklemeye aşina olsunlar.

Üstelik kim bu girişimcilere, fonlara para koyacak, bunu iyi modellemek lazım. Türkiye’de gerçekten kısıtlı bir sermaye birikimi var. Bireysel emeklilik zorunlu olup, yüzde 25 devlet katkısı verilmesiyle buradaki fonların bazılarınım hisse senetlerine yatırım yapmasına rağmen yıllardır Borsa İstanbul’da el değiştiren hisselerin üçte biri yerlilerin elinde. Türkiye’nin en büyük grubu Koç Holding’in toplam hisselerinin yüzde 22’si Borsa İstanbul’da işlem görüyor, bu yüzde 22’nin de yüzde 86’sını yabancılar elinde tutuyor (bu yazı yazıldığı tarihte). Koç için yüzde 86, Sabancı Holding için yüzde 72 olan bu oran borsa genelinde yüzde 65, yani yerel faaliyet gösteren şirketlerimizin bile kâğıtlarını almak, saklamakta sıkıntısı olan bir ekonomiyiz, ülkeyiz.

Bireysel; kurumsal; nitelikli, vb. yatırımcıların getiri beklentisi de yüksek. Çünkü Türkiye’de enflasyon yüksek, üstelik alternatif yatırım araçlarında cezbedici getiriler var. Son 5 yılda Dolar+Euro sepeti yüzde 84, altın ve Hazine tahvili, mevduat faizi yaklaşık yüzde 50 kazandırmış. Altın 10 yılda ise tam yüzde 410 getiri sağlamış. Herkesin emlak hayali kurduğu ülkede, son 5 yılda konut fiyatları yüzde 91 artmış, kira gelirleri de yüzde 44. Konutu olup kira geliri elde edenin son 5 yılda yüzde 130’un üstünde getirisi var! Bunlar sadece bireysel amatör yatırımcıları ilgilendirmiyor, holdingler bile emlaktaki getirilerden etkilenip arsa toplar oldu.

Yatırımcıların projelerine inanmaya devam etmeleri lazım

Bu noktada karşılaştırmayı tabii ki tohum, melek yatırım değil, bu yatırımları alıp VC ve erken aşama yatırımları bekleyen girişimler ve bu tip girişimlere yatırım yapan fonların getirileri ile karşılaştırıyorum. 10 projeye birer milyon TL koyan, 10 milyon TL’si 5 yıl sonra toplamda 23 milyon TL eden 1-3 başarılı şirketi olmayan birinin, ‘emlak veya altına yatırım yapsaymışım’ dememesi ne kadar mümkün. Maalesef böyle, çünkü girişimcilerin her alanda sürpriz başarılarını izleye izleye büyümüş bir ülke değiliz, kazanç deyince hemen alternatiflerle karşılaştırıyoruz.
Üstelik artık birkaç yıllık girişimler kârlılık konusunda gerçekçi ümit vermiyorsa, VC yatırımcısının pembe gözlüğü 2 seneden fazlasını görmüyor, o start-up’ın değeri katlanarak büyümeye devam etmiyor.

Küçük, orta ölçekli kaynakları geçtik, holdinglere geldik. Bugün birkaç yüz milyon TL’nin üstü ciro yapan pek çok grup var, fakat bir holdingin iş dünyasınca kabul gören verimli yönetiliş tarzı temel sektörlerine odaklı kalıp burada rekabete üstün gelip kârını yükseltmesidir. Üstelik yönetim kurulları, aile üyelerinin çok fazla projeye bölünmemesi gerekir, zaten kurul veya aile küçükse teknoloji start-up’ları, halihazırda holdingin bin 500 kişi çalıştıran A şirketinden zaman ve ilgi çalıyor gibi algılanacaktır. Üstelik o holdingin 100 milyon TL değerde şirketi varken, start-up fonuna 250 bin koyup 2 milyon elde etmesi de büyük motivasyon kaynağı olmuyor. Bu nedenle de aslında büyük holdinglere, mevcut sektörleriyle sinerji yaratabilecek, mevcut işlerinde üstünlük veya ekosistem etkisi yaratacak girişimleri yatırım için sunmak gerekiyor.

Sonuncu olmasa da en kritik nedenlerden biri de likidite problemi. Dünyada da start-up’a yatırılan para istenildiği zaman az zarar veya gelecekteki hızlı büyümeden feragat ederek nakde çevrilemiyor, ama ülkemizde bu daha ciddi bir risk, zira malî piyasalarımız çok oynak. Döviz veya faizlerde büyük harekete birkaç gün cevap veremezseniz birkaç yıllık olumsuz etkiler yaşayabiliyorsunuz. Lafın kısası, girişimci ve fonlarımızın, “Yatırımcılar teknolojiyi sevmiyorlar” sanıp küsmemek, “riski, yeniyi sevmiyorlar” deyip projelerine inanmaya devam etmeleri lazım…