TEKNOLOJİ

Savaş Önemli | 25.12.2017 - 14:00

İstanbul’dan “dijital” göç hikâyeleri

Son zamanlarda sektörden çok fazla dijitalcinin İstanbul’a veda edip, Bodrum’da, Fethiye’de, Kuşadası’nda ya da bambaşka bir şehirde yeni bir hayata başladığını duyuyoruz. Gelin, bu hikâyelerden en ilham verici olan birkaçına yakından bakalım.

Facebook
Twitter
Linkedin
+

Hayatınızı yeniden şekillendirmeye hazır mısınız?

Şahin Seçil, BoostRoas Kurucu Ortağı

Tüm yazı karavanda geçirip bir sonraki maceramızı planladığımız günlerin temellerini aslında 3 yıl önce şehir hayatındaki mutsuzluğumuzu sorguladığımız günlerde atmıştık. Aklımıza şu sorular düşmüştü: “Başka bir kariyer mümkün mü?” ve “Mevcut çalışma şeklimizi değiştirebilir miyiz?” İlk olarak bize ilham veren dünyayı gezen kişileri, dünyayı gezerken çalışma hayatına devam eden nomad’leri (göçebe) takip etmeye başladık. Hayal bile edemeyeceğiniz bir deneyimin aslında çok yakınınızda olduğunu gördükçe hayalinize daha sıkı sarılıyorsunuz. Sonrasında hayatımızı sadeleştirmeye, geçinmek için ihtiyacımız olan parayı azaltmayla devam ettik. Yeni bir koltuk takımı, teknolojik gereksinimler, araba… kazanca göre değişen ihtiyaçlar insanı sürekli çalışmak zorunda bırakabiliyor. Ofise gitmek zorunda olduğunuz işlerin uygulama şeklini değiştirebilir misiniz? Evet değiştirebilirsiniz. Yapmak zorunda olduğunuz toplantıları Skype üzerinden organize edip ekip yönetimi için proje yönetim aracı kullanarak iş akışlarını yeniden şekillendirebilir, ofise olan bağımlılığınızı azaltabilirsiniz. Buna kendinizi hazır hissetmeye başladığınız zaman ufak ufak kaçamaklarla başlayın. İlk olarak ofiste çalışma saatlerini sonra günlerini sonra da haftalarını azaltın. Teknoloji ve iletişim kanalları hızla evrimleşiyor, siz de hayatınızı yeniden şekillendirmeye hazır mısınız?

Müşterileriniz tam oturtmadan İstanbul’dan ayrılmayın

Özgür Can Gürpınar, Video Incube Kurucusu

Servislerinin birçoğunu online olarak veren bir şirketin sahibi olarak 8 ay kadar önce Bodrum’a taşındım. İnternet ekonomisinin büyük ağırlığı halen İstanbul’da olduğundan tabii ki gelip gitmemiz veya çekimler ve yayınlar için ilgili şehirde veya ülkede bulunmamız gerekiyor. Ancak online toplantılara, internetten etkinlik takibine herkes gibi alışkınız. Ayrılırken mobil çalışma için gerekli asgari şartlara, en azından burada kolaylıkla ulaşabileceğimi düşünmüştüm. Ne yazık ki, Bodrum gibi son yıllarda en büyük göçü alan yerlerden birinde bile ortak çalışma alanlarının eksikliği, fiber internetin kısıtlı bir alanda olması gibi zorluklar yaşıyorum. Özellikle benzer konularda çalışanların bir araya gelebileceği ve konuşarak yeni iş fikirlerinin doğmasını sağlayacak ortamların olmaması insanları evden çalışmaya zorluyor. Bu da hem sosyalleşme imkânlarını kısıtlarken hem de aşırı disiplinli olmayı gerektiriyor. İstanbul’da ise belli başlı mekânlar ve etkinlikler zaten bu koşulları sağlıyordu.

İtiraf etmeliyim ki, İstanbul’dan, müşterilerini oturtmadan ayrılmayı mümkün görmüyorum. Türkiye şartlarında İstanbul dışında herhangi bir yerin, Utrecht veya Berlin gibi bir “hub”a dönüşmesi kısa vadede mümkün değil. Çünkü altyapıdaki gelişmelerin hiçbiri üstyapı olarak karşımıza çıkmıyor. En nitelikli dijital işçiler hızla göçmesine rağmen bu hızda bir çevre oluşmuyor. Öte yandan İstanbul dışına çıkmak aile olarak yaşam kalitemizde muazzam bir artışa neden oldu. Artık her şeye vaktimiz var. Bu vakti ister daha fazla çalışarak değerlendirebilir isterseniz aileniz ve kendiniz için hep ertelediğiniz şeyleri gerçekleştirerek kullanabilirsiniz. Ama iş geliştirme için bir başkasına ihtiyaç duyanlardansanız maalesef sizi tatmin eden bir ortam henüz ortaya çıkmış değil.

İnternete bağlanabildiğim her yer benim ofisim

Umut Gökbayrak, Talent Ads Kurucusu

Ben İstanbul’a tam 15 sene önce İzmir’den gelmiştim. Hepimiz için malum… Sosyal olanakları, tarihi ve kültürel zenginliği ile İstanbul, beni de orada yaşayan milyonlar gibi, kısa sürede içine hapsetti. “Hapsetti” diyorum fark ettiyseniz… Elbette ki, aslında hiç kimse çekip gitmenize engel olmuyor ama pek çoğumuz kapısı açık kafesten çıkmaya korkan kuş misali kendimize çizdiğimiz güvenli alanda, yaşayıp gidiyoruz. Bu güvenli alanın sınırlarını ev, iş ve sosyal hayat üçgeni belirliyor. Pek çoğumuzun yüzü asık… Trafik, kaos, güvenlik endişesi bizleri bezdiriyor ama “başka bir yerde hayat mümkün mü ki,” diyerek kendimizi avutuyor ve İstanbul’da yaşamaya ikna ediyoruz.  Ben bu kendime çizdiğim güvenli alanın gün geçtikçe daraldığını hissettim. Havalı isimli sitelerimizin yüksek duvarlarının arkasında yaşadığım hayat, trafik, çevremde gördüğüm gergin suratlar bu şehirle olan bağımı gün geçtikçe iyiden iyiye koparttı. Ardından başka bir hayatın da mümkün olabileceğini fark ettim ve İstanbul’dan ayrıldım ve Kuşadası’na (Aydın) yerleştim.

Bu kararı almamda yaptığım işin büyük etkisi olduğunu söylemem gerek. Ben bir teknoloji girişimcisiyim. İşim gereği internete bağlı olmam, nefes almam, su içmem kadar gerekli. Bundan 10 sene önce, hızlı internet sadece büyük şehirlerdeki şanslı bir azınlığın sahip olduğu bir ayrıcalık iken, bugün durum çok farklı. Ege sahillerinde 4G ile mobilden 30 Mbit bağlantı hızları almak gayet mümkün. Kuşadası’nda evimde fiber internet ile İstanbul Ataşehir’deki eski evimden daha hızlı bağlantı yapabiliyorum.  Aslında internete bağlanabildiği her yer ofisi olan, benim gibi çok insan var. Bu tarz insanlara tüm dünyada “dijital göçebe” adı veriliyor. Şu anda üzerinde çalıştığım TalentAds adında bir girişimim var. Merkezi Estonya’da, ben ise Kuşadası’ndayım ve umuyorum müşterilerim dünyanın her yerinden olacak.

Teknoloji sayesinde herhangi bir mekana bağımlı olmadan çalışabiliyoruz

Ozan-Selin Tosun-Girişimciler

6 ay önce eşim Ozan’la beraber İstanbul’dan ayrıldık ve Fethiye’ye yerleştik. Bu kararımız hem apar topar oldu, hem de aslında çok öncesinden hazırlanmaya başlamıştık. 2013 senesi ve sonrasında ülkede yaşanan olayların etkisi en çok İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde hissedildi. Biz de herkes gibi günlük hayatımıza devam ediyorduk ama bir yandan da korkuyorduk. Büyük şehrin yoğun olarak yaşattığı bu korku dalgası, geleceğe dair güvenimizi kaybetmemiz, bir de monotonlaşmaya başlayan hayatlarımızla birleşince tatmin olmamaya başladık ve  ‘ne için?’ sorusunu sormaya başladık. Üzülerek, kinlenerek vakit kaybetmek ve istemediğimiz bu döngüye geri dönmek yerine, “Ne yapabiliriz,” diye oturduk konuştuk. Sosyal medyadan benzer hikâyeleri okuyorduk, göç eden arkadaşlarla görüştük ve kendimize sorular sorduk. Aklımıza Fethiye geldi çünkü güneşi, doğayı seviyoruz, nüfusu nispeten yoğun ve kışın da hayat var, iş olanakları diğer yerlere göre daha fazla, Bodrum gibi pahalı değil ve bisiklet kullanımına uygun. İlk iş sezon açılmadan geldik evimizi kiraladık. İlk 5 ayımızı Fethiye ve civarını gezip, ilgimizi çeken ayrıntıları Instagram hesabımızdan paylaşarak geçirdik. Şimdi kışla beraber işlerimize yoğunlaştık. Ben İngilizce çeviri yapıyorum, online olarak Türkçe ve İngilizce iletişim becerisi dersleri veriyorum ve evde yaptığım seramik işlerimi Instagram üzerinden satıyorum. Bir de kendi atölyelerimi kurguluyorum. Ozan e-ticaret üzerine çalışıyor. İnternet sayesinde, herhangi bir mekâna bağımlı olmadan, kendi hayat tarzımıza ve bütçemize uygun şekilde yaşayarak çalışabiliyoruz. İkimize de bilgisayar, akıllı telefon ve iyi bir internet bağlantısı yetiyor. Sosyal medya ve teknoloji olmasa bizim için bu fırsatların hiçbiri olmayacaktı!

İstanbul’un yaşamınızdaki başrol olmasını ne kadar istiyorsunuz?

Fatih Güner-Kitap Kulübü Kurucusu

İstanbul’dan ayrılmak için çok sayıda neden sunabilirdim, ancak kırılma noktam bir tane oldu. Bir sabah oğlum Ali’yi, onu yazdırdığımız özel okula bırakırken, okula annesinin getirdiği hasta bir çocuk gördüm. Çocuk belli ki aşırı derecede gripti ve Ali de başını hastalıktan kaldıramıyordu. Hemen annesine döndüm ve baktım, sabah saat 10 olmasına rağmen üzerinde eşofman benzeri bir şey vardı, yani çalışan bir kadın değildi.

Döndüm ve kendime sordum; bir insanın, çocuğunun hasta olduğunu ve diğer çocuklara hastalık geçirebileceğini bildiği halde, üstelik de yapacak daha iyi bir işi de yokken, nasıl buna göz yumabilecek kadar cahil olduğunu… Bu benim kırılma noktam oldu. Ne trafik, ne kaos; tamamen insanların hoşgörüsüzlüğü ve cahilliği.

Çocuğumuzu o özel okuldan aldık, 3 ay sonra Bodrum’a taşınmıştık. Elbette o noktaya gelene kadar bir birikim var, mesela trafik, kaos, fazla kalabalık. O çarkın içinde hiçbir şeye yeterince vakit bulamamak… Haftasonları bile çalışmak zorunda kalmak, çocuğunla ilgilenememek. Hepsi bir arada. Bodrum’a taşınınca bazı bonuslar da yanında geldi, mesela sosyal medyayı daha az ve daha sakin kullanmaya başladım. Burada gündemden o kadar da fazla etkilenmiyorsun, buranın meseleleri farklı çünkü. Üstelik neredeyse her hafta İstanbul’a geliyor olmama rağmen evimin burada olduğunu bilmek beni çok motive ediyor. Eve döndüğümde düzenim çok oturdu artık, çalışmak için ayırdığım vakit belli, aileme ayırdığım vakit belli. İşler bitiyor artık, yetişmeyen bir işimiz yok. Bu rahatlığı İstanbul’da bulmak mümkün değil bence, patron da olsan mümkün değil. Çünkü şehir, yaşam filmimizin ana bir karakteri olmuş durumda. Bodrum’un şehirsel karakteri benim de yaşamımın başrol oyuncularından biri olmasını sağlıyor. İstanbul’un yaşamınızdaki başrol olmasını ne kadar istiyorsunuz? Hiç bu soruyu sordunuz mu? Bu esnada çok fazla da soru alıyorum, İstanbul’dan taşınmak nasıl mümkün olabilir diye. Çok kolay cevabı: Uzmanlık sahibi olarak. Eğer biri uzmanlığını çok üst seviyelere taşıyabilirse, kendini geliştirmeye sürekli devam ederse ve disiplinli ve çalışkan biri ise istediği her yerden çalışabilir.

Teknoloji sanatçıların ve girişimcilerin  sınırlarını ortadan kaldırıyor

Simay Dinç, Oyun Yapımcısı

İş hayatındaki son teslim tarihleri yüzünden hayatı erteleme hastalığına kapılmışız. Her şey elimizin altında ama bunun kıymetini bilmiyoruz. Ben oyun yapımcısı olarak istediğim her yerden mobil olarak çalışabiliyorum. Bana kaçış imkânı veren en önemli şansım bu. Öte yandan Ayvalık çocukluğumun yazlarının geçtiği, doyamadığım ve keşfedilmemiş bir kasaba. Dünyanın neresine gidersem gideyim, dönüp dolaşıp soluğu Ayvalık’ta alıyordum. Ben dünyayı yeteri kadar gezdim yeter artık dünya Ayvalık’a gelsin istedim, Küçük Köy Küçük Dünya projesi 3,5 yıl önce böyle bir hayal ile başladı. Küçükköy’ün kültür, sanat ve teknoloji ile yeniden canlandıracak bu özel proje ile küçük bir dünya olmasını hedefliyoruz.

Köyde girişimcilerin ve sanatçıların bir arada çalışacağı yeni nesil çalışma ortamı yaratmaya çalışıyoruz. Buna yeni nesil  ‘Creative Cluster’ diyebiliriz. Şimdiye kadar 200’e yakın sanatçı ve sosyal inovasyonu destekleyen girişimciler projeye dâhil oldu. Yaşadığım yeri öyle keyifli bir hale getirdimki yüzyüze görüşmem gereken kişilerde Ayvalık’a gelmekten çekinmiyorlar. İstanbul’da ise yaşamak değil turist olmak çok daha keyifli. İşte o zaman her anının kıymetini anlıyorsun.

Teknoloji sanatçıların ve girişimcilerin  sınırlarını ortadan kaldırıyor. Bugün bir sanatçı, tasarımcı köyümüzden dünyanın her yerinde istediği şekilde varlık gösterebilmekte ve üretimlerine yön verebiliyor.

Öğrenme ve üretme odaklı bir tatil deneyimini birlikte modellemek istiyoruz

Zehra Doruk & Murat Küçük Girgin-Girişimci

İstanbul’da yaşama ve iş sürdürme maliyetleri çok yüksek. Bu özellikle girişimciler ve çalışanlar üzerinde ciddi bir baskı yaratıyor.  İstanbul günde 4 saatinizi eve ya da ofise ulaşmak için kaybettiğiniz bir yer. Tüm gün içinde bir iş toplantısı yapma şansınız var. Toplantıdayken gözünüz hep trafikte. Bu nedenle İstanbul yaşamak ve çalışmak için çok uygun bir yer değil.

İstanbul’da Avcılarda bir toplantıdan çıkıp Balmumcu ofisimize 6 saatte geldiğimiz bir gün artık yeter dedik. İstanbul dışında nereye ofisimizi ve hayatımızı taşırız diye düşünmeye başladık ve Urla’da karar kıldık. Ve 2013 yılında İzmir’in Urla kasabasına yerleştik. Urla Yüksek Teknoloji Enstitüsü-Teknopark İzmir yerleşkesinde bir Ar&Ge ofisimiz bulunuyor. Evimiz deniz kıyısında, Urla’nın şirin bir köyü Gülbahçe’de. İzmir’e geldikten sonra video-konferans yoluyla dünyanın yer yerinden müşteri ve partnerlerimizle bir günde 4-5 toplantı yapabileceğimizi fark ettik. İzmir’de ticari projelerimize devam ederken, sosyal projeler geliştirmek için zaman yaratabildiğimizi gördük ve 3 yıldır binin üzerinde katılımla bilim, teknoloji ve tasarım anlamında Türkiye’nin en büyük etkinliklerinden biri olan HacknBreak Açık İnovasyon Kampını gerçekleştirme fırsatı bulduk.

Şu an her yıl yaklaşık 30bin kişinin katılacağı yeni nesil bir akademik atmosfer olacak OPENCAMPUS projesi için çalışıyoruz. Mayıs 2018 de öğrenme ve üretme odaklı bir tatil deneyimini birlikte modellemek istiyoruz. İstanbul’da çalışan, yazılım, iletişim, pazarlama ve ürün geliştirme ile uğraşan herkese İzmir ya da başka bir Ege kasabasına yerleşmelerini ve mobil çalışma potansiyelini deneyimlemelerini tavsiye ederim.

Şirin bir sahil kasabasından işleri yönetmek!

Salim Kadıbeşegil

Teknoloji mi bizi biz mi teknolojiyi yönetir olduk? Akıllı telefonumuzu “ofis” olarak kullanmaya başladığımız günlerden bu yana teknoloji bağımlılığı her tarafımızı kuşatmış durumda. Sabahın köründe kalkıp, karda kışta ofise gitmek zorunda değiliz…
Ne zaman varacağımızı bilmediğimiz bir trafik ortamında toplantıya yetişmek durumunda değiliz…
Yalnız başımıza kalıp bir konuyu derinlemesine düşünmek ihtiyacımızı o bitmeyen telefonların, insan trafiğinin olduğu ofis ortamında yapmak durumunda değiliz…
Toplantılarımızı görüntülü yaparken her türlü dosya alışverişi yapmak varken neden kuryelere/kargolara muhtaç olalım ki?

Daha sayabileceğimiz onlarca “basitleştirilmiş” imkân bizi hayatımızı kökten değiştirecek şu sorunun cevabını aramaya yöneltiyor: “Bütün bunlar elimizin altına varken bu şehirde yaşamak zorunda mıyım?”

Yüksek katlı binalarla kent hapishaneleri adını verdiğimiz şehirlerimizin içini, trafik, otopark, tinerci, kapkaççı gibi işkence aletleri ile doldurduğumuz ve bunları görmezden gelerek oynadığımız “mutluluk” oyunu yerine büyük kentlerden küçük sahil kasabalarına terfi etsek ne kazanırız, ne kaybederiz oynasak?

25 yıldır bu anlamda “terfi” almış biri olarak söyleyeceklerim tabii ki var. Bu 25 yılın 20 yılı sık aralıklarla İzmir-İstanbul arasında gel-gitle geçti. İzmir derken bunun büyük bir çoğunluğunun Urla ve Alaçatı merkezli olduğunu belirtmem gerekiyor. Daha sonrası ve halen Alaçatı merkezli…

Kendini benim gibi Ege’nin şirin bir sahil kasabasına atmış kişilerin teknoloji ile uyumu her ne kadar işlerin düzgün yönetilmesini sağlıyorsa da şu hususları dikkate almakta yarar var;

Her iş uzaktan kumanda ile yönetilebilecek özelliğe sahip değil. Bu nedenle bir karar vermek gerekebilir. Sahil kasabasını mı işe uyduracağız, işi mi sahil kasabasına uyduracağız? Örneğin, işleri İstanbul’dayken de yoğun seyahat eden ve ailesini ancak hafta sonundan hafta sonuna görebilen bir arkadaşım birkaç yıl önce radikal bir kararla benim gibi şirin bir beldeye yerleşti. Hayatında hiçbir şey değişmedi, hatta daha da zorlaştı. Çünkü artık İstanbul’da yaşamadığı için bazı hafta sonları ailesi ile birlikte geçireceği zamanlardan fedakârlık yaparak işleri için İstanbul’a gitmek durumunda kalıyor.

Bir başka husus yerel kültüre ve insanlara uyumla ilgili. Alışveriş alışkanlıklarınızdan, yemek-içmek alışkanlıklarınıza kadar birçok şeyin değişimine ne kadar hazırsınız? Bu da radikal bir değişim. Birikimlerinizi, deneyimlerinizi yerleştiğiniz bölgenin gelişimi ve kalkınması için paylaşmak isteyebilirsiniz ama unutmayın ki “sizden böyle bir şey bekleyen yok!”

Aile bireylerinin konforu aslında en önemlisi ve zorlayıcısı. Siz teknolojinin nimetlerinden yararlanarak, iş hayatınızdaki değişimden çok az etkilenerek günlerinizi geçirirken eşinizin ve çocukların bu değişimden ne kadar keyif aldıklarını göz ucuyla izlemekte yarar var. Sonuçta vitesi bir kademe küçülttünüz.

Teknoloji bizi kendine bağımlı hale getirmek için elinden geleni ardına koymazken; aklımıza “Ege’nin bir sahil kasabasına yerleşmek” gibi fikirleri sokarken beceremeyeceği bir şey var; o da hayatın kendisi olan “yüz yüze” ilişkilerin kalitesine teknolojinin erişemeyeceği gerçeği.  “Elinin altında olmak”, “bir telefon uzaklığında olmak”, “trafik, kaos ve kentsel dramatizasyondan kaynaklanabilecek sorunlara karşın istendiğinde birkaç saat içinde bir araya gelinebilineceğini bilmek” birçok şeyi değiştiriyor.

Her ne kadar bir zamanlar sıkı fıkı iş ilişkileri içinde olduğumuzu bildiklerimizle bile ilişkiler bizim “uzaklarda” olduğumuz gerçeği ile buluşunca “gevşiyor”. İstenmeden unutuluyoruz. İhmal edilebiliyoruz. Biz yerine rakiplerimizin öncelik aldığı, tercih edildiği gelişmelere tanık oluyoruz.

Sonuçta, teknoloji ile birlikte sahil kasabasına kendimizi götürelim “işi” değil!